İnsan bazen mutluluğu fazla ciddiye alıyor.
Sabah gözünü açıyor, “Bugün mutlu olacak mıyım?” diye düşünüyor. Bir şeyler yolunda gitmeyince “Ben neden mutlu değilim?” diye soruyor. Sonra yeni bir iş, yeni bir ev, yeni bir şehir, yeni bir insan, biraz daha para, biraz daha başarı…
Sanki mutluluk bir yerde saklanmış da biz de onu bulmak için durmadan yolculuk yapıyormuşuz gibi.
Oysa bazen insanın bütün hayatı, olması gereken yerde olmayan mutluluğu aramakla geçiyor.
Geçenlerde bir hikâye okudum.
Bir adam mutluluğu bulmak için yıllarca şehir şehir dolaşmış. Kimi ona mutluluğun zenginlikte olduğunu söylemiş, kimi aşkta, kimi uzak diyarlarda, kimi de başarıda…
Adam hepsini denemiş.
Para kazanmış, aşık olmuş, başka şehirlere gitmiş, çok çalışmış, ünlenmiş.
Ama akşam olup da yalnız kaldığında yine aynı soruyu sormuş:
“Mutluluk nerede?”
Yıllar sonra yaşlı bir bilgeye rastlamış.
Bilgeye derdini anlatmış.
“Ben mutluluğu bulmak için bütün ömrümü harcadım. Ama hâlâ bulamadım.”
Bilge gülümsemiş:
“Peki,” demiş, “aradığın şeyin nerede olduğunu sana kim söyledi?”
Adam şaşırmış.
“Nasıl yani?”
“Belki de mutluluk bulunacak bir şey değildir. Belki yaşanacak bir şeydir.”
Adam susmuş.
Çünkü bazı cevaplar insanın kulağına değil, geçmişine dokunur.
Ne kadar doğru…
Biz çoğu zaman mutluluğu bir sonuç sanıyoruz.
“Şu olsun, mutlu olacağım.”
“Borçlar bitsin, mutlu olacağım.”
“Çocuğum büyüsün…”
“İşim düzelsin…”
“Evlenirsem…”
“Emekli olursam…”
“Şu arabayı alırsam…”
“Biraz param olursa…”
Liste uzayıp gidiyor.
Fakat hayatın tuhaf tarafı şu:
İstediğimiz şey olduğunda kısa bir süre seviniyoruz, sonra yeni bir “şu” buluyoruz.
Çünkü insanın arzusu bitmiyor.
Bir dilek gerçekleşiyor, arkasından başka bir dilek geliyor.
Ve biz mutluluğu sürekli geleceğe erteliyoruz.
Belki de mutluluğun en büyük düşmanı mutsuzluk değil; “daha sonra” düşüncesidir.
Çünkü “daha sonra” dediğimiz her şey, bugünün elinden küçük bir parça alıyor.
Oysa mutluluk bazen çok gösterişsiz bir şey.
Sabah içilen bir çay.
Bir dostun “Nasılsın?” diye gerçekten sorması.
Uzun zamandır görmediğin birinin sesini duymak.
Yağmurdan sonra gelen toprak kokusu.
Bir çocuğun gülüşü.
Akşam eve dönerken gökyüzüne birkaç saniye bakmak…
Bunların hiçbirinin üzerinde “MUTLULUK” yazmıyor.
Ama belki de mutluluk zaten böyle bir şeydir.
Kapıyı çalıp “Ben geldim” demez.
Sessizce hayatın arasına karışır.
Biz ise onu fark etmek yerine daha büyük bir şey bekleriz.
Daha büyük bir ev.
Daha büyük bir başarı.
Daha büyük bir hayat…
Sonra bir gün geriye dönüp bakarız.
Meğer hayat dediğimiz şey, büyük olayların arasında kaybolmuş küçük mutluluklardan oluşuyormuş.
Belki mesele mutluluğu aramak değil.
Mutluluğun bizi bulduğu anları kaçırmamaktır.
Çünkü insan bazen mutluluğu ararken hayatı kaçırıyor.
Kıssadan hisse şu:
Bir insan yıllarca denizin kenarında yaşayıp susuzluktan şikâyet edebilir.
Çünkü bazen ihtiyaç duyduğumuz şey yanı başımızdadır; fakat gözümüz hep uzaktadır.
Belki de mutluluk başka bir şehirde, başka bir insanda, başka bir zamanda değildir.
Belki mutluluk, hayatın bize zaten verdiği şeyleri fark edebilecek kadar yavaşlamaktır.
Ve belki insanın kendine soracağı en güzel soru,
“Mutluluğu nerede bulacağım?” değil;
“Bugün elimde olan hangi güzelliği görmeden geçiyorum?”
sorusudur.
Çünkü hayat, çoğu zaman mutluluğu saklamaz.
Biz sadece acelemizden onu göremeyiz.