İnsanlar neden evlerinde bir hayvan beslemek ister?
Bir kediye, bir köpeğe neden evimizin bir köşesini, hayatımızın bir bölümünü, hatta yatağımızı bile açarız?
Üstelik bütün bunları yaparken bir de tüylerle, mama masraflarıyla, veteriner ziyaretleriyle ve bitmeyen sorumluluklarla uğraşırız.
İnsan, kendi hayatını idare etmekte zorlanırken bir başka canlının sorumluluğunu neden üstlenir?
Belki de cevap, düşündüğümüzden çok daha insani bir yerde saklıdır.
Modern insanın hayatına bakalım.
Kalabalık şehirlerde yaşıyoruz ama giderek yalnızlaşıyoruz. Gün boyunca onlarca insanla konuşuyor, mesajlaşıyor, telefonlarımızdan yüzlerce kişiye ulaşıyoruz.
Yine de akşam eve döndüğümüzde içimizi dökebileceğimiz birini bulamayabiliyoruz. Çünkü iletişim kurmakla anlaşılmak aynı şey değil. Herkesin birbirine ulaşabildiği bir çağda, insanın kendini anlatacak birini bulamaması tuhaf bir çelişki.
İşte tam bu noktada evdeki bir kedi ya da köpek, hayatımızda hiç beklemediğimiz bir yer ediniyor.
Psikolojik açıdan baktığımızda, hayvanlarla kurduğumuz bağın önemli bir tarafı burada ortaya çıkar.
Sevgi görmek, bir canlıya bakım vermek, onunla temas kurmak ve günlük bir sorumluluğu paylaşmak insana güven ve aidiyet hissi verebilir.
Hayvanın varlığı, günün içine küçük rutinler yerleştirir.
Sabah kalkmak için bir neden, eve dönmek için bir istek, sessizliğin içinde paylaşılabilecek bir yakınlık oluşturur.
Elbette her insan aynı duyguyu yaşamaz ve hayvan sahiplenmek yalnızlığın ya da ruhsal sıkıntıların tek başına çözümü değildir.
Ama bazı insanlar için bu ilişki, hayatın ağırlaşan taraflarını daha taşınabilir hâle getirebilir.
Bir de işin sosyolojik tarafı var.
Eskiden geniş ailelerin, komşuluk ilişkilerinin ve mahalle kültürünün daha görünür olduğu hayatlarda insanlar birbirlerinin gündelik yaşamına daha fazla dâhildi.
Bugün ise aynı apartmanda oturup birbirini tanımayan, yan yana yaşayıp birbirinin adını bilmeyen insanlarla dolu şehirlerde yaşıyoruz.
Aileler küçülüyor, çocuklar başka şehirlere taşınıyor, dostluklar mesafelerin ve yoğun çalışma saatlerinin arasına sıkışıyor.
İnsan, kendi evinin içinde bile bazen sosyal dünyanın dışında kalabiliyor.
“Hayvanlar bu boşluğa yerleşiyor” demek belki biraz iddialı olur ama hayatımızda üstlendikleri rolü anlamak açısından önemli bir tespit.
Bir köpeği gezdirirken tanışan insanlar, kedilerinin fotoğraflarını paylaşarak sohbet başlatanlar, hayvan sevgisi üzerinden arkadaşlık kuranlar var.
Böylece bir hayvan yalnızca evin içinde yaşayan bir canlı olmuyor; insanı başka insanlarla buluşturan bir köprüye de dönüşebiliyor.
Ancak burada kendimize sormamız gereken bir soru var: Biz gerçekten hayvanları mı seviyoruz, yoksa onların bize hissettirdiklerini mi?
Sevgi, karşılıklı bir alışverişten ibaret değildir. Yine de hayvanların bize sunduğu duygusal yakınlığın, onların ihtiyaçlarını unutmamıza neden olmaması gerekir.
Bir hayvan oyuncak değildir, yalnızlığımızı gidermek için alınmış geçici bir heves hiç değildir. Yaşlanır, hastalanır, korkar, alışır ve bağlanır.
Bizim hayatımızda birkaç yıl süren bir dönem, onun bütün hayatı olabilir.
Üstelik bazen hayvan sevgisi, insan ilişkilerinde yaşadığımız hayal kırıklıklarından kaçmanın bir yoluna da dönüşebilir.
İnsanlar karmaşıktır; beklentileri vardır, fikir değiştirirler, kırarlar ve kırılırlar.
Hayvanlarla kurduğumuz ilişkide ise daha doğrudan, daha sade bir bağ hissederiz.
Fakat bu, insanlarla ilişki kurmaktan bütünüyle vazgeçmemizin gerekçesi olmamalıdır.
Bir hayvanın sevgisi bize iyi gelebilir ama insanlarla aramızdaki bütün mesafeleri tek başına kapatamaz.
Belki de asıl mesele, hayvanların insanlardan daha iyi olup olmadığı değil; insanın, kendini güvende ve seviliyor hissetmek için ne kadar büyük bir ihtiyaç taşıdığıdır.
Bazen bir kedinin mırıltısında huzur buluruz, bazen bir köpeğin bizi kapıda karşılamasında.
Bazen de hiçbir şey yapmadan yanımızda duran bir canlının varlığı yeter. Çünkü her zaman öğüt duymak, çözüm bulmak, güçlü görünmek zorunda değiliz.
Bazen yalnızca olduğumuz hâlimizle kabul edilmek isteriz.
Sonuçta evde bir hayvan beslemek, yalnızca bir canlıya yuva açmak değildir.
Kimi için çocuk sevgisinin, kimi için dostluğun, kimi için merhametin, kimi içinse yalnız geçen günlere eşlik etmenin bir biçimidir.
Her hikâyenin nedeni farklıdır.
İnsan, ne kadar bağımsız görünürse görünsün, bir başka canlının hayatında anlamlı bir yer tuttuğunu bilmek ister.
İnsanın evinde beslediği hayvan, yalnızca kendisine eşlik etmez; ona, hâlâ sevebildiğini ve bir başkası için önemli olabildiğini de hatırlatır.