Üç yıl önce, şu an oturduğum mahalleye taşındığımda, bir iki bina ilerideki kuaföre gittim.

Adetimdir; girdiğim her yere “Merhaba, nasılsınız?” diyerek girerim.

Karı koca yüzüme baktılar, sanki bir şey isteyecekmişim gibi…

Sessizlik oldu.

Sonra kadın, “Kusura bakmayın. Bize kimse ‘Nasılsınız?’ demiyor. Alışkın değiliz. Ne diyeceğimizi bilemedik, donduk kaldık.” dedi.

Şaşırdım.

Günlerce düşündüm bunu.

Hizmet aldığımız insanlara neden nasıl olduklarını sormaz insan?

Sonunda vardığım yer şuydu:

Sanal âlemde o kadar sosyalleşiyoruz ki gerçek insanla karşılaşınca nasıl davranacağımızı unutuyoruz.

Bir garsona “Nasılsınız?” dediğinizde oturup sizinle dertleşmez, merak etmeyin.

Bu sanallık aslında yeni değil.

Tamagotchi’lerle başlayan “mış gibi” ilişkiler, bugün kocaman bir sanal dünyaya dönüştü.

Şimdi birbirimizi tanımadan “Çok güzelsin”, “Afiyet olsun”, “Geçmiş olsun” diyoruz.

Apartmandaki komşumuzun adını bilmiyoruz ama sosyal medyada hiç tanımadığımız insanların hayatını dakika dakika takip ediyoruz.

Herkesin hayatı açık, kapısı kapalı.

Hastayken ilaç alıp bir kap çorba getirecek olan kim?

Üst kata ambulans geliyor, camdan izliyoruz;

Belki de yapabileceğimiz bir şey var.

Velhasılkelam, sanal sosyalliği doz doz almışız; gerçek duyguların, gerçek ilişkilerin içini boşaltmışız.

Duygu, kullanma tarihi geçmiş bir eylem artık.

Peki bir gün elektrikler kesilse?

Telefon yok, internet yok, sosyal medya yok…

Birbirimizin kapısını çalıp “Nasılsın?” diyebilecek miyiz?

Yoksa insanla konuşmayı yeniden mi öğreneceğiz?

İlk insan gibi biz de duvarlara emojiler mi çizeceğiz?

Belki önce büyük gaflar yapacağız,

Yanlış anlaşılacağız, zaiyatlar vereceğiz ama şunu hatırlayacağız:

İnsan, insana ihtiyaç duyar.

Ve belki bir gün, hiçbir ekranın aracılığı olmadan, gerçekten birinin gözünün içine bakıp soracak mıyız:

Nasılsın?