Biz kendi kuşağımızı küçümserdik.
Eski bulur, büyüklerimizin yaşam biçimini demode görürdük.
Daha modern, daha özgür, daha farklı bir hayatın peşindeydik.
Oysa bugün ilginç bir şey oluyor:
Bizim geride bıraktığımız hayatın değerlerini, bugünün gençleri yeniden arıyor.
Farkında olmadan çok kıymetli bir dünyanın içinden geçip geldik.
Komşunun komşuyu tanıdığı, bir tabak yemeğin karşı kapıya gönderildiği, birinin derdi olduğunda herkesin elinden geleni yaptığı günler vardı.
Bayramlar gerçekten bayramdı, aile sofraları kalabalıktı.
Çocuklar sokaklarda oynar, büyükler birbirine vakit ayırırdı.
İnsanlar yalnızca ihtiyaç duyduklarında değil, özledikleri için de birbirlerinin kapısını çalardı.
Şehirlerimiz de başka türlüydü.
Ağaçların gölge verdiği, bahçelerde çiçeklerin açtığı, kelebeklerin ve arıların uçuştuğu, kuş seslerinin duyulduğu mahallelerimiz vardı.
Çocuklar toprağa basarak, doğayla temas ederek büyürdü.
Sonra adına modernleşme dedik.
Şehirler büyüdü, binalar yükseldi, teknoloji gelişti.
Fakat bütün bu gelişmelerin arasında birbirimize ayırdığımız zamanı, komşuluğu, dayanışmayı ve aidiyet duygusunu yavaş yavaş kaybettik.
Bugün aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin adını bilmiyor.
Herkes dijital dünyada birbirine bağlı ama gerçek hayatta giderek yalnızlaşıyor.
Aynı masada oturup birbirinin yüzüne bakmak yerine ekranlara bakıyoruz.
Anı yaşamaktan çok fotoğrafını paylaşmaya, mutlu olmaktan çok mutlu görünmeye çalışıyoruz.
Sosyolojik açıdan bakıldığında burada önemli bir çelişki var:
Bireyselleşirken yalnızlaşıyor, iletişim imkânlarımız artarken gerçek bağlarımızı zayıflatıyoruz.
Tüketim kültürü bize sürekli daha fazlasını istetirken ruhumuzun ihtiyaç duyduğu samimiyeti, güveni ve paylaşma duygusunu ihmal ediyoruz.
Bugünün gençlerini suçlamak haksızlık olur.
Onlar bu dünyanın içine doğdular.
Belki de ebeveynlerinin yaşadığı hayata duydukları özlem, geçmişe duyulan basit bir nostalji değil; güvenli ilişkilerin, doğallığın ve gerçek insan temasının özlemidir.
Üstelik geçmiş de kusursuz değildi.
Önemli olan eskiye dönmek değil, geçmişin güzel değerlerini bugünün dünyasında yeniden yaşatabilmek.
Çocukların güvenle sokakta oynayabildiği, yaşlıların unutulmadığı, komşuların birbirini tanıdığı, ailelerin aynı sofrada buluşabildiği, şehirlerin betondan ibaret olmadığı bir hayatı yeniden kurabilmek…
Artık ilerlemenin ne olduğunu sorgulamalıyız.
Daha yüksek binalar mı gelişmişlik, yoksa daha güçlü insan ilişkileri mi?
Daha çok tüketmek mi zenginlik, yoksa paylaşabilecek kadar gönül zenginliğine sahip olmak mı?
Çünkü insanın ihtiyacı yalnızca konfor, para ve teknoloji değil.
Biraz yeşil, biraz toprak, biraz aile sıcaklığı, güvenebileceği birkaç insan ve karşılıksız bir iyilik…
Çağımızın en büyük lüksü, sahip olduklarımız değil, kaybettiklerimizdir.
Biz aslında eski günleri değil, o günlerde kendimizi daha çok insan hissettiğimiz zamanları özlüyoruz.
Eskiden sokaklar çocuk sesleriyle, bisikletlerle, oyunlarla doluydu.
Sokak hayvanları da mahallenin bir parçası, herkesin dostuydu.
Bugün çocuklarımız ekranların, hayvanlarımız dört duvarın arasına sıkıştı.
Doğadan, sokaktan ve gerçek yaşamdan giderek uzaklaşıyoruz.
Oysa çocuk da hayvan da betonun değil, yaşamın içinde olmalı.
Sokaklardan çocuk seslerini, hayattan merhameti eksilttik.