Türkiye’de siyaset, uzun süredir fikirlerin yarıştığı bir kulvar olmaktan çıkıp sembolik kalelerin korunduğu bir siper savaşına dönüştü. Ancak bu siperlerin içinde yükselen sesler ile o siperleri bekleyen kitlelerin refleksleri, kitle psikolojisinin ve sembol bağımlılığının ne kadar keskin bir uyuşturucu olabileceğini açıkça gösteriyor.
Son dönemde yaşanan büyük kırılmalar, sağ ve sol tabanın sembollerle kurduğu bağın kalitesini ve rasyonellik düzeyini turnusol kâğıdı gibi ortaya çıkardı.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) seçmeni, yıllarca "devletin bekası", "terörle tavizsiz mücadele" ve "anti-AKP" retorikleri üzerinden çok güçlü bir kimlik inşa ediyordu. Ancak liderlik düzeyinde yaşanan ve ideolojinin tüm temel kolonlarını sarsan U dönüşleri, bu tabanın rasyonel aklı ne denli devre dışı bıraktığını gözler önüne seriyor.
Dün "hesap sormazsam namerdim" denilen AKP iktidarına bugün verilen koşulsuz ve mutlak destek, bu tabanda ilkeli bir sorgulamaya yol açmadı. Daha da vahimi; Türk milliyetçiliğinin varlık sebebi olarak sunulan kırmızı çizgilerin, bizzat Devlet Bahçeli’nin "Öcalan Meclis'e gelsin, DEM Grubu'nda konuşsun" çıkışıyla yerle bir edilmesine rağmen, bu kitlenin büyük oranda sessiz kalması ve partinin tabelasının arkasında hizalanmaya devam etmesi tam bir akıl tutulmasıdır.
Burada çalışan mekanizma, kitle psikolojisinin en ilkel halidir.
MHP seçmeni için "Üç Hilal" amblemi artık siyasi bir fikri değil, kabile içi mutlak bir itaati temsil ediyor.
İçerik ne kadar boşaltılırsa boşaltılsın, söylenen söz kendi ideolojisine ne kadar ihanet ederse etsin; tabela yerinde durduğu sürece o tabelayı kutsama eğilimi devam ediyor. Bu, fikrin özünün ambalaj tarafından tamamen yutulduğu, ilkeselliğin sembol fetişizmine kurban edildiği bir tablodur.
Madalyonun diğer yüzünü çevirip Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) seçmenine baktığımızda ise, sembol bağımlılığı eleştirilerinden tamamen muaf olmasalar da çok daha sağlıklı ve rasyonel bir demokratik refleks görüyoruz.
CHP seçmeni, semboller konusunda MHP’nin o askeri disipline benzeyen, körü körüne itaatkâr ve esnemez duvarlarına sahip değildir. Evet, bu taban için de Atatürk silüeti, Altı Ok rozeti ve cumhuriyet değerleri çok güçlü birer simgesel sermayedir. Ancak CHP seçmenini MHP’den ayıran ve onu daha pozitif bir yere konumlandıran şey; lideri ve politikayı sorgulama cesaretidir.
Bu taban, partinin amblemine duyduğu saygıyı, o amblemin içini boşaltan veya yanlış kararlar alan liderlere körü körüne bir biat mekanizmasına dönüştürmez. Nitekim yakın tarihte Kemal Kılıçdaroğlu’nun taban vicdanında yara açan, partinin tarihsel ve fikri çizgisine uymayan hamleleri ve neticesinde gelen seçim yenilgisi, CHP seçmeni tarafından sessizlikle karşılanmamıştır.
CHP seçmeni, partisinin tabelasına âşık olup içindeki yanlışı kutsamak yerine; değişimi zorlayan, lideri koltuğundan indiren ve "yanlış yapıyorsan rozetinin arkasına saklanamazsın" diyebilen dinamik bir irade ortaya koymuştur.
İşte bu yüzden, CHP tabanının sembollerle ilişkisi bir uyuşma hali değil; eleştirel aklın ve seçmen bilincinin hala diri kaldığı, demokratik olgunluğa çok daha yakın bir duruştur.
Özetlemek gerekirse; Türkiye’de semboller herkesi kuşatmış durumda. Ancak bir tarafta bizzat kendi lideri tarafından tüm kırmızı çizgileri çiğnenmesine, terör örgütü elebaşına meclis kürsüsü adres gösterilmesine rağmen tabelanın büyüsünden kurtulamayan, sorgulamayan bir MHP seçmeni gerçeği var.
Diğer tarafta ise, partisine ve cumhuriyet sembollerine bağlı kalırken, liderinin hatalarını gördüğü an masaya yumruğunu vurup o yapıyı değiştirebilen daha rasyonel bir CHP tabanı duruyor. Özgür Özel ve yol arkadaşlarının kuracağı yeni partinin CHP seçmeninden tam destek alması da bunun göstergesidir.
Siyasetin geleceğini, sembollerin kölesi olanlar değil, o sembollerin temsil ettiği "öze" sahip çıkanlar belirleyecektir. Kendi aklını kullanma cesareti gösterebilen, sorgulayan, eleştirmekten çekinmeyen herkese esenlikler dilerim.