Gönül isterdi ki yazılarımın konusu siyasi gündem olmasın. Siyasetin kendisini değil, felsefesini konuşabilseydik; teolojiyi, sinemayı, sanatı konuşabilseydik.

Fakat içinde yaşadığımız ülkenin gerçekleri buna izin vermiyor. Hukuksuzluk, adaletsizlik, derin yoksulluk ve zorbalık hayatımızın her alanına sirayet etmişken, duyarlı ve toplumsal düşünen insanların sessiz kalması da mümkün olmuyor.

Ülkesini çok sevmesine rağmen siyasi iklimin yarattığı olumsuzluklar nedeniyle memleketin geleceğinden endişe duyan böylesine geniş bir kesim varken, “Fırtınalı havada gergef dokunmaz.” misali biz de gündemden uzaklaşıp başka şeyler konuşamıyoruz maalesef.

İktidarın rakiplerine karşı hukuk tanımaz uygulamalarını, yargının neredeyse bir partinin yargı kolları gibi davranmasını endişeyle takip ederken; ana muhalefet partisinin birçok belediye başkanı ve belediye çalışanlarından onlarcası şafak baskınlarıyla evlerinden alınırken, sırtını iktidara dayamış Melih Gökçek gibilerinin ağzında sakız, geviş getirerek savcıya ifade vermeye gitmesi aklıselim bir vatandaşı nasıl olur da rahatsız etmez?

Mahkeme kararlarıyla milletin siyasi tercihleri tersyüz edilirken, yıllardır ağızlarından düşürmedikleri “millet iradesi” söylemi “yargının kararına” evrilmişken, hâlâ demokrasiyle yönetilen bir hukuk devleti olduğumuza nasıl inanalım? Ya da başımıza geleceklerden endişe edip “inanıyormuş” gibi mi yapalım?

Ekonomide, sağlıkta, eğitimde, güvenlikte ve yargı sisteminde yaşadıklarımıza, gördüklerimize değil de yıllardır cümle kalıpları bile neredeyse aynı olan, sonu gelecek zaman ekiyle biten nutuklarına mı inanıyormuş gibi yapalım?

Açlık sınırının 37.388 TL, asgari ücretin 28 bin TL, Aksaray’da ortalama ev kiralarının 20 bin lira olduğu bir zamanda “Bolluk ve refah içinde geçiniyoruz.” mu diyelim?

Güzide milletvekilimiz Hüseyin Altınsoy’un eşinin bile muhtarlıktan fakirlik belgesi aldığı bir dönemde, emeklinin ve asgari ücretlinin fotosentez yoluyla beslendiğine mi kendimizi inandıralım?

Halkın vergileri ile yapılan 2 boğaz köprüsü seçim ekonomisi uğruna 30 yıllığına sermayeye peşkeş çekilirken alkış tutup destek mi verelim?

Kolunda milyonluk Rolex marka saat ile halka şükretmeyi telkin eden iktidarın grup başkan vekilinin, dini argümanlarla süslenmiş, hamaset yüklü açıklamalarını dinlerken riyakâr hallerini görmezden mi gelelim?

Ben bu satırları yazarken, gayet normal gördüğüm bir kelimenin iktidar tarafından nereye çekileceğinden, hangi suç maddesine bağlanacağından bile endişe ediyorsam;

yazılarımı okuyan arkadaşlarım benim için endişeleniyor, hatta “İktidarı eleştiren yazılar yazmayı bırak, başına bir şey gelecek.” diye beni uyarıyorsa, bütün bunlara rağmen ben bu ülkede gerçekten bir ifade özgürlüğüne mi inanayım?

Ben de milyonlarca insan gibi iktidarın ekonomi masallarına da, demokrasi lakırdılarına da inanmıyorum.

Bu yüzden dilim döndüğünce yazmaya devam edeceğim. Kalan ömrümü insan gibi yaşamak, evlatlarımıza huzurla yaşayabileceği bir memleket bırakmak istiyorum.

Bu hafta yazımı İstiklal Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un şu muhteşem mısraları ile bitiriyorum:

Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...

Mazlumun yanında olan herkese esenlikler dilerim...