Adolf Hitler’in celladı ya da komuta zincirindeki sıradan bir memur olan Adolf Eichmann, Kudüs’teki yargılamasında kendini savunurken defalarca aynı cümleyi kurmuştu: “Ben sadece emredileni yaptım, yasaları uyguladım.”
Hannah Arendt, o mahkeme salonunda devasa bir cani görmeyi beklerken, karşısında eylemlerinin sonuçları üzerine tek bir saniye bile düşünmemiş, sıradan, renksiz ve derinliksiz bir bürokrat buldu. Ve dünya felsefe tarihine geçecek o sarsıcı tespiti yaptı:
Kötülük çoğu zaman şeytani bir tutkudan değil, düşüncesizlikten ve empati duygusunun yok oluşundan doğar.
Zulmün En Büyük Gücü: İtaat Edenlerin Sessizliğidir.
Bir diktatör, milyonlarca insanı öldürmeye karar verdiğinde, bunu tek başına yapamaz. Milyonlarca insanı öldürmek için milyonlarca katile ihtiyacı yoktur belki ama emirleri uygulayacak, sorumluluğu paylaşacak, zulmü sıradanlaştıracak bir düzene ve o düzenin içinde görev alacak insanlara ihtiyacı vardır.
Peki, zalim bir hükümdar milyonlarca insanın itaatini nasıl sağlar?
Arendt’in kavramsallaştırdığı bu “kötülüğün sıradanlığı”, otoriter yapıların nasıl ayakta kaldığını açıklar. Zalim bir irade, milyonları kıyıma uğratmak ya da bir toplumu mülksüzleştirip haksızlığa mahkûm etmek istediğinde, tek başına hiçbir şeydir. Ona devasa bir organizasyon, yani sorumluluğu ufalamaya hazır bir çark lazımdır.
Sorumluluk dağıtıldığında vicdan da buharlaşır. 1 milyon küçük uygulayıcı, “Ben sadece işimi yapıyorum”, “Ben sadece bana söyleneni aktarıyorum” ya da “Sistem böyle” diyerek kendi payına düşen kötülüğü meşrulaştırır. Otoriter rejimin nihai zaferi ise, tam da bu çarkın karşısında durması gereken kitleleri felç etmesidir. Topluma "Bu artık gitmez, elindeki tüm imkanları kullanır ama yine de gitmez" karamsarlığını aşılamak, teslimiyeti bir kader gibi benimsetmektir.
Fakat mesele yalnızca kötülüğün emirlere itaat eden insanlar aracılığıyla nasıl sıradanlaştırıldığı değildir. Daha derinde, kendisini ezen, yoksullaştıran ya da haklarını sınırlayan bir düzenin mağduru olan insanların neden yine de o düzeni meşru görmeye ve savunmaya devam ettiği sorusu vardır. İnsan, kendi çaresizliğini kabul etmektense çoğu zaman içinde bulunduğu düzeni anlamlandırmayı ve haklılaştırmayı tercih eder.
Sosyal psikolojide John Jost ve Mahzarin Banaji tarafından geliştirilen Sistem Meşrulaştırma Teorisi (System Justification Theory), bu yakıcı soruya sarsıcı bir yanıt verir. İnsan zihni, içinde yaşadığı düzenin adaletsiz, mantıksız veya zalimce olduğunu kabul etmekte zorlanır. Çünkü düzenin adaletsizliğini kabul etmek, kişinin kendi çaresizliğiyle yüzleşmesi ve sürekli bir mantıksal gerilim (bilişsel çelişki) yaşaması demektir.
Yoksul ve ezilen kesimler, çarkların kendilerini ezdiğini itiraf etmek yerine; mevcut düzeni zihninde meşrulaştırma yoluna gider. "Düzen adaletsiz ama ben bir şey yapamıyorum" demek psikolojik olarak yıkıcıdır. Bunun yerine, düzeni ideolojik, kutsal veya milli gerekçelerle savunarak psikolojik bir "dengelenme ve rahatlama" ararlar.
Kendi sefaletini büyük bir "dava", "imtihan" ya da "kutsal bir varoluş mücadelesi" olarak kodlamak, o sefaleti katlanılabilir kılar. Elif Taşlı'nın şu cümlesi ne güzel ifade etmiş:
"Ama ya dikenleri suluyorsa o sadık bahçıvan?"
Bu psikolojik savunma mekanizması, otoriter ve araçsallaştırılmış din söylemiyle birleştiğinde devasa bir manipülasyon aygıtına dönüşür. Bugün yaşadığımız coğrafyada, adına hâlâ "İslam" denilen fakat özünde İslam'ın ahlak, adalet ve hakikat merkezli omurgasını tamamen yitirmiş yeni bir din algısı inşa ediliyor. Bu yeni anlayışta "hak" ya da "adalet", evrensel bir ilke veya Tanrı'nın bir emri değil; kişinin siyasi aidiyetine göre esneyip şekil alan pragmatik bir araca dönüşmüş durumdadır.
Kendini bu yapının parçası hissetmeyen, iktidarın haksızlıklarına itiraz eden herkesin kolaylıkla "Siyonist", "hain" ya da "öteki" olarak yaftalanması, bu dönüşümün en açık göstergesidir. İktidarın iktidarda kalmak adına her türlü adaletsizliği araçsallaştırması kendi doğası gereği anlaşılabilir. Şaşırtıcı ve acı olan; çocuğunun beslenmesinden kesip bu düzeni alkışlayan kitlelerin, meşruiyeti manevi sembollerde aramasıdır.
Sistem meşrulaştırma mekanizması tam da burada devreye girer: Yoksul vatandaş, tabağındaki boşluğu siyasi liderin okuduğu Kur'an tilavetiyle, çocuğunun niteliksiz eğitimini açılan kursta yetiştirilen hafız sayısıyla doldurmaya çalışır.
Ancak inancından dolayı bu düzeni destekleyen birine sormak gerekir:
* Gayrimüslim birine ya da İslam’ı tanımak isteyen bir gence bu dini nasıl anlatacaksın?
* Ona adaletli olunduğunu mu göstereceksin?
* Haktan, hukuktan, liyakatten yana olunduğunu mu?
* Mazlumun ve ezilenin yanında durulduğunu mu?
Hayatın somut gerçekliğinde; komşulukta, ticarette, yargıda, sokakta ve devlet mekanizmasında tecelli etmeyen bir ahlakın ne tebliğ gücü kalır ne de inandırıcılığı. Menkıbelerin, kıssaların ve tarihin şanlı sayfalarının arkasına gizlenerek bugünün somut haksızlıklarını örtemezsiniz.
Geriye yalnızca şekilsel başarılar kalır: 4 yaşında çocuklara verilen kurslar, yetiştirilen binlerce hafız... Şüphesiz ki bunlar biçimsel olarak dini ritüellerin sürdürülmesidir. Ancak Kur'an'ın bizzat kendisinin, "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar yetimi iter kakar, yoksulu doyurmayı teşvik etmez..." (Ma'un Suresi) uyarısı tam da bu noktaya temas eder.
Adaletin olmadığı yerde hafızlık yalnızca metin ezberidir; ahlakın olmadığı yerde dini semboller yalnızca iktidarı koruyan birer maskedir. İslam’ı tanımak isteyen bir insan, yönetenlerin ne kadar güzel ayet okuduğuna değil; o ayetlerin gereği olan emniyeti, liyakati, şeffaflığı ve kul hakkına saygıyı görüp görmediğine bakar.
Arendt’in vurguladığı gibi: Düşünmeyi bıraktığımız, vicdanımızı siyasi kimliklerimize kurban ettiğimiz ve psikolojik rahatlama uğruna haksızlığı "bizden biri yapıyor" diye meşrulaştırdığımız an, o 1 milyon kişi arasında yerimizi alırız.
Ahlakın ve dinin özünü, iktidar alanının ve bireysel savunma mekanizmalarının kullanışlı bir aparatına dönüştüren bu zihniyetle yüzleşmeden; ne gerçek bir adalete ulaşmak mümkündür ne de gelecek nesillere tutunabilecekleri sağlam bir inanç mirası bırakmak. Evlatlarımıza daha güzel bir Türkiye bırakmak ümidi ile hepinize esenlikler dilerim...