Bugünlerde sıkça duyduğumuz bir kavram var: otokratik (Otokrasi) rejim.
Çoğu insan bu kavramı duyunca aklına seçimlerin yapılmadığı, askerlerin sokaklarda dolaştığı, insanların en küçük eleştiride hapse atıldığı ülkeler gelir.
Otokratikleşme artık tankla, tüfekle, askerle değil; bizzat demokrasinin imkânları kullanıldığı, göstermelik seçimlerin yapıldığı, ayrıca yargı mekanizması ile geliyor. Macaristan, Polonya, El Salvador, Zimbabwe gibi örnekleri çoğaltabiliriz.
Bir ülkenin gerçekten otokratikleşip otokratikleşmediğini anlamak için anayasa kitaplarını karıştırmaya gerek yoktur. Sokaktaki insanın davranışlarına bakmak çoğu zaman yeterlidir.
Eğer insanlar konuşmadan önce etraflarına bakıyor, telefonda bile siyasi konuları fısıldayarak konuşuyorsa, orada korku sıradanlaşmaya başlamıştır.
Korku ise otokratik rejimlerin en güçlü silahıdır. Çünkü korkan insanı susturmak için artık baskıya bile gerek kalmaz; insan kendi kendini susturur. Bunun adına otosansür denir.
Bir başka belirti de hukuka olan güvenin kaybolmasıdır. İnsanlar mahkemeye güvenmek yerine "Tanıdığın biri var mı?" diye sormaya başlıyorsa, adalet duygusu zedelenmiş demektir.
Hukukun yerini ilişkiler aldığında, eşit vatandaşlık da anlamını yitirir. Nitekim son yıllarda yapılan kamuoyu araştırmaları da bu algıyı yansıtıyor.
Farklı araştırmalarda sonuçlar değişmekle birlikte, yargıya güven duyduğunu söyleyenlerin oranı yaklaşık yüzde 25–35 bandında kalırken, güvenmediğini belirtenlerin oranı toplumun çoğunluğunu oluşturuyor.
Uzun süre değişmeyen bu düzen, toplumda daha derin bir yara açar: öğrenilmiş çaresizlik. İnsanlar zamanla "Boşuna uğraşma, hiçbir şey değişmez" demeye başlar.
Seçimden, mahkemeden, dilekçeden, hatta konuşmaktan bile umut kesilir. En tehlikeli nokta da burasıdır. Çünkü insanlar baskıya değil, umutsuzluğa teslim olur.
Bunun ardından toplum yavaş yavaş birbirine yabancılaşır. Komşular siyaset konuşmaktan çekinir, arkadaşlıklar siyasi görüşe göre şekillenir, aile sofralarında bile bazı konular yasak hâle gelir. Güvenin yerini kuşku alır.
Liyakatin yerini sadakat aldığında ise gençler çalışmanın değil, doğru kişilere yakın olmanın daha önemli olduğuna inanmaya başlar. Emek değersizleşir, umut azalır.
Nitelikli insanlar bavullarını toplar; kalanlar ise çocuklarına "Fırsatını bulursan git" demeye başlar.
Bütün bunların sonunda otokratik rejimler yalnızca ekonomiyi ya da siyaseti değil, insan karakterini de değiştirir.
Cesur insanlar temkinli, üretken insanlar umutsuz, birbirine güvenen toplum ise sessiz bireyler topluluğuna dönüşebilir.
İşte bu yüzden otokratikleşme sadece bir yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda toplumun ruhunu yavaş yavaş değiştiren bir süreçtir.
En büyük tehlikesi de budur. Çünkü bir gün insanlar özgürlüklerini kaybettiklerini değil, özgür yaşamanın nasıl bir şey olduğunu unutmaya başladıklarında, otokratiklik amacına ulaşmış olur.
Demokrasinin kıymetini bilen herkese esenlikler dilerim...