Bugün yargının siyasallaşmadığını savunan birileri varsa, onlar bu yazının muhatabı değildir. Çünkü bu kişiler; gerçeklikten tamamen kopmuş, ideolojik körlüğün gaddarlık evresine geçmiş, muhakeme yetisini ve adalet duygusunu kaybetmiş, kendinden olanı kayıtsız şartsız haklı gören bir yanılgının esiridir.

Bu tür insanlara ne inandıkları dinin ayetleri ne de adını duyduklarında salavat getirdikleri peygamberlerinin öğütleri etki eder. Açıkçası, her şeyi bildiğini sanan bu güruhun fertleri, zaten birkaç dakikasını ayırıp bir makale okuyacak entelektüel nefese ve zihinsel kapasiteye de sahip değildir.

“Hassas kalpler için bu dünya bir cehennemdir.”

Bu cümlenin ne anlama geldiğini hiç düşündünüz mü? Cehennem; vicdan, merhamet ve adalet duygusunu yitirmiş, kendini dünyanın merkezine koyan, kendi ufacık menfaatini kitlelerin mutsuzluğuna tercih eden narsist ve bencil bir topluluğun içinde yaşamak zorunda kalmaktır.

Hâlbuki insan olmak; başkasının acısını derinden hissedebilmek, başkalarına yapılan adaletsizliğe karşı sesini yükseltebilmek ve itiraz edebilmek değil miydi?

Tam da bu zamanlarda, İsmet Özel’in o meşhur ihtarı kulaklarımızda çınlamalıdır:

“Neyi kaybettiğini hatırla.”

Evet, kaybettiklerimizi birlikte hatırlayalım:

Hoşgörümüzü kaybettik,

Neşemizi kaybettik,

Başkası için üzülmeyi, empati kurabilmeyi unuttuk,

Nezaketi, tevazuyu ve erdemli kalabilmeyi terk ettik,

Ve en önemlisi, adalet duygumuzu kaybettik.

Şimdi soruyorum size:

Gizli tanıkların ve sözde itirafçıların ifadeleriyle, toplam 142 ayrı suçlamayla yargılanan ve milyonların iradesini temsil eden bir siyasetçinin, savcının 3800 sayfalık iddianamesine karşı savunma hakkının kısıtlanması; 2430 yıl hapis cezası istenirken bu davanın sadece 6 saatlik bir savunmaya sıkıştırılmak istenmesi, hukukun hangi evrensel ilkesiyle izah edilebilir? Bu acele, bu telaş, adaletin, vicdanın ve insafın neresine sığar? Bu, yargılama değil, adeta bir usul infazıdır.

40 binden fazla insanımızın kanına giren bir terör örgütü elebaşının yargılanmasında bile savunma hakkı engellenmemiş, kendisine dilediği kadar süre tanınmıştır. 12 Eylül askerî cuntasının mahkemeleri dahi sanıkların savunmalarına bu derece müdahale etmemiş, böylesi bir zaman sınırlaması koymamıştır.

Bugün gelinen nokta, ne yazık ki askerî cunta mahkemelerinin o meşum gölgesini bile rahmetle andıracak bir hukuk garabetine işaret etmektedir.

Adaletin zayıfladığı, terazinin bozulduğu toplumlarda insanlar yalnızca mahkemelere olan inancını kaybetmez; birbirlerine olan güvenleri de kökünden sarsılır.

Korku büyür, sessizlik dalga dalga yayılır ve liyakat tamamen saf dışı kalır. İnsanlar haklarını hukuk düzeninde değil de güçlü tanıdıklarda, arkası sağlam ilişkilerde aramaya başladığında, toplumu bir arada tutan ahlaki omurga ve o görünmez bağlar yavaş yavaş çürümeye başlar.

Bu yüzden mesele sadece hukuki bir dava, münferit bir karar ya da kısır bir siyasi tartışma değildir. Mesele, insan kalabilme ve nasıl bir toplumda yaşayacağımızı seçme meselesidir.

Birbirinin acısına gözünü kapatan, adaletsizliğe sağır kesilen yığınlar mı olacağız; yoksa haksızlık karşısında, failin ya da mağdurun kim olduğuna bakmaksızın sözünü sakınmayan insanların toplumu mu?

Bu sorunun cevabını, attığın adımlarla, gösterdiğin eylemlerle ve yaptığın tercihlerle bizzat sen belirleyeceksin.

Neyi kaybettiğini bilen ve onu bulmaya çalışan herkese esenlikler dilerim...