Onu tanıdığımda uzun, gür saçları beline kadar iniyordu.
Makyaj nedir hiç bilmedi.
Hayatında ilk kuaförü ya da makyajı, resmi nikâhı kıyıldığında yaptırmıştır diyeceğim sanırım, ona da izin vermediler.
Henüz 5 ya da 6 yaşındayken annesini kaybetmişti.
Bir erkek kardeşi ve bir de babasıyla birlikte gurbet ellerde nafakalarını çıkarmak için Karadeniz’den İç Anadolu’ya göç etmişlerdi.
Kayseri’de varlıklı bir evin duvarını yaparken babasına su taşıyan şirin kızı gören evin hanımı:
“Verin bu kızı bana, ben onu büyütür, okuturum” diye alıyor yanına.
6 yaşında bir kız çocuğu nereden bilsin, çocuk yaşta evin tüm yükünün omuzlarına yükleneceğini…
Sıcak bir oda, bir çorba diyor “Belki kızım burada rahat yaşar” diye veriyor beslemeye.
Çocukluk nedir, gençlik neydi diye düşünmeye fırsatı olmadan geçiyor zaman.
Kızımız bir taraftan koskoca bir evi çekip çevirirken, diğer taraftan okumaya çalışıyor.
Okuyup kendi ayakları üzerinde durmayı hayal ederken, besleme olmanın ağır yükü omuzlarında her geçen gün daha da artıyor.
Hayaller değişiyor.
Okumak bir kenara, “Buradan nasıl kurtulurum?” hayalleriyle önüne çıkan ilk talibinin güzel sözlerine kanıp kaçıyor.
“Kendi yuvamın hanımı olurum” diye düşünüyor.
Hayatının en kötü kararını verdiğini nereden bilsin garibim…
Yobaz bir hayat, hayırsız bağımlılıkları olan bir adam…
Geriye dönülmez bir yol.
“Kaderimde bu da varsa çekerim” diyor garibim.
“Belki çocuklarım olur, adam değişir, talihim değişir.”
Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi çocuk…
Garibimin hayatında değişen tek şey çocuk sayısı ki bunlardan ikisi hastalıktan vefat ediyor.
Ama anne artık, “Evet hayat, bütün dilediğin gibi gel üstüme. Heyt be! 5 çocuğum var artık benim, yalnız değilim” diyor.
Çocukları için gece gündüz demeden, 3-5 kuruşa sigortasız çalıştı.
Her akşam gelişini gözleyen çocuklarına, bütün yoğunluğuna rağmen yüzünden gülümsemesini hiç eksik etmeden; şerefi, namusu ve çocukları için mücadele etti.
Besleme günlerinden kalan miyop hastalığı, bronşiti…
Azıcık kendisi için bile hastaneye gitmedi.
Soğuk kış günlerinde soğuk sularla kapı sildi, merdiven sildi, cam sildi.
Mosmor elleriyle eve geldiği çok olurdu.
O dert değildi de o zorluklarla kazandığı 3-5 kuruşu bir müptezel elinden zorla alır, kumara giderdi.
O ise ertesi gün yine sabah düşerdi yollara, 5 çocuğu için.
Zordur bizim coğrafyada anne olmak, kadın olmak…
Bu hikâyenin birçok farklı fragmanını gerçek hayatta yaşayan yüz binlerce anne var olmaya devam ediyor.
Yeni nesil annelerin dertlerini dinlerken hep bir gülme tutuyor beni.
Yaşadığı en ufak sıkıntıda bebeğini cami avlusuna ya da çöp kutusuna atan anaları gördükçe…
Köpeğin bile yavrusuna davranışından ders çıkarmayan anaları gördükçe…
Onların dert ettiklerini bizimkiler nimet sayıyordu ya, diye düşünmeden edemiyoruz.
Dünyanın yükünün kambura çevirdiği, gözlerin artık görmediği, kulakların duymadığı ama her aradığımızda:
“Oğlum, sağlığın sıhhatin nasıl? Hasta olduğunu duydum, neden kendine dikkat etmiyorsun?” diye endişelenen, ayaklarının altı öpülesi analar…
Hakkınızı asla ödeyemeyeceğimizi biliyoruz.
Sadece bugün değil, 100 yaşında da olsak “Ağlarsa anam ağlar” sözünü hiç unutmadık.
Unutan hayırsızlar da zaten babasına çekmiştir…
Bir gün bu ülkede huzurevlerinin kapatıldığı günlere uyanmak umuduyla…
Hakkınızı helal edin.
Kalın sağlıcakla,
Hepinizin kirpiklerinden öperim.