Otokrat bir rejimle yönetilen bir ülkede yaşıyor olsaydık, bunu anlamak aslında çok zor olmazdı.
Mesela insanlar hukuka güvenmek yerine, kimin kimi tanıdığına bakardı. Hukukun üstünlüğü değil, iktidara yakın isimlerin yaptığı açıklamalar belirleyici olurdu. Hâkim ve savcılar liyakat esasına göre değil, siyasi yakınlıklarına göre atanır; onlar da bu görevlere gelişlerinin karşılığını bir şekilde öderdi.
Televizyon ekranlarında sürekli aynı insanlar konuşurdu. Ülkenin gerçek sorunları yerine “hamaset”, “devlet aklı” ve “beka meselesi” gibi kavramlar tartışılırdı.
Okula aç giden çocukların, pazarda file dolduramayan vatandaşın yaşadığı yoksulluk değil, iktidarın anlattığı pembe tablo haber değeri taşırdı.
Böyle bir ülkede seçimler de yapılırdı elbette. Çünkü otokratik rejimler sandığı tamamen ortadan kaldırmaz; sadece anlamını boşaltır. Devletin tüm imkânları tek bir siyasi görüşün hizmetine sunulurken, buna yine de “eşit rekabet” denmesi beklenirdi. Muhalif partiler dizayn edilir, buna direnenler ise siyasetin aparatı hâline gelmiş yargı eliyle hizaya sokulmaya çalışılırdı.
Liyakat ise en gereksiz kavramlardan biri hâline gelirdi. Çünkü bilgi sahibi insanlar soru sorar. Soru soran insanlar da biat kültürünü bozar. Bu nedenle önemli makamlar ehil olanlara değil, sadık olanlara verilirdi.
Zamanla insanlar konuşmaktan çekinmeye başlardı. Otoriterliğe boyun eğmek istemeyen yorumcular kelimelerini dikkatle seçer, kullandıkları deyimlerin ve mecazların bile çarpıtılarak aleyhlerine kullanılabileceğini düşünürdü. Mesleğinin gereğini yapan gazeteciler cezaevlerine atılır, halkın haber alma özgürlüğü giderek elinden alınırdı.
Böyle bir düzende, eşine fakirlik belgesi aldırtan vekilin davranışı değil; bu utanmazlığı eleştiren köşe yazarının yazısı hedef alınırdı. Sorun, yapılan yanlışta değil; o yanlışı görünür kılmakta aranırdı.
Ve belki de en kötüsü şu olurdu: Toplum bütün bunlara alışırdı.
Yolsuzluk sıradanlaşır, adaletsizlik normalleşir, yalan gündelik siyasetin dili hâline gelirdi.
Birileri hâlâ çıkıp “Ama seçim var” derdi.
Birileri hâlâ televizyon ekranlarından “Dünyanın bizi kıskandığını” anlatırdı.
Birileri hâlâ yaşanan her şeyi “istikrar” diye pazarlamaya devam ederdi.
Neyse ki bunların hepsi sadece bir varsayım.
Öyle değil mi?
Otokrat bir rejimle yönetilen bir ülkede yaşıyor olsaydık, bunu anlamak aslında çok zor olmazdı.
Mesela insanlar hukuka güvenmek yerine, kimin kimi tanıdığına bakardı. Hukukun üstünlüğü değil, iktidara yakın isimlerin yaptığı açıklamalar belirleyici olurdu. Hâkim ve savcılar liyakat esasına göre değil, siyasi yakınlıklarına göre atanır; onlar da bu görevlere gelişlerinin karşılığını bir şekilde öderdi.
Televizyon ekranlarında sürekli aynı insanlar konuşurdu. Ülkenin gerçek sorunları yerine “hamaset”, “devlet aklı” ve “beka meselesi” gibi kavramlar tartışılırdı.
Okula aç giden çocukların, pazarda file dolduramayan vatandaşın yaşadığı yoksulluk değil, iktidarın anlattığı pembe tablo haber değeri taşırdı.
Böyle bir ülkede seçimler de yapılırdı elbette. Çünkü otokratik rejimler sandığı tamamen ortadan kaldırmaz; sadece anlamını boşaltır. Devletin tüm imkânları tek bir siyasi görüşün hizmetine sunulurken, buna yine de “eşit rekabet” denmesi beklenirdi. Muhalif partiler dizayn edilir, buna direnenler ise siyasetin aparatı hâline gelmiş yargı eliyle hizaya sokulmaya çalışılırdı.
Liyakat ise en gereksiz kavramlardan biri hâline gelirdi. Çünkü bilgi sahibi insanlar soru sorar. Soru soran insanlar da biat kültürünü bozar. Bu nedenle önemli makamlar ehil olanlara değil, sadık olanlara verilirdi.
Zamanla insanlar konuşmaktan çekinmeye başlardı. Otoriterliğe boyun eğmek istemeyen yorumcular kelimelerini dikkatle seçer, kullandıkları deyimlerin ve mecazların bile çarpıtılarak aleyhlerine kullanılabileceğini düşünürdü. Mesleğinin gereğini yapan gazeteciler cezaevlerine atılır, halkın haber alma özgürlüğü giderek elinden alınırdı.
Böyle bir düzende, eşine fakirlik belgesi aldırtan vekilin davranışı değil; bu utanmazlığı eleştiren köşe yazarının yazısı hedef alınırdı. Sorun, yapılan yanlışta değil; o yanlışı görünür kılmakta aranırdı.
Ve belki de en kötüsü şu olurdu: Toplum bütün bunlara alışırdı.
Yolsuzluk sıradanlaşır, adaletsizlik normalleşir, yalan gündelik siyasetin dili hâline gelirdi.
Birileri hâlâ çıkıp “Ama seçim var” derdi.
Birileri hâlâ televizyon ekranlarından “Dünyanın bizi kıskandığını” anlatırdı.
Birileri hâlâ yaşanan her şeyi “istikrar” diye pazarlamaya devam ederdi.
Neyse ki bunların hepsi sadece bir varsayım.
Öyle değil mi?