Türkiye, son yılların en kritik siyasi davalarından birini izliyor.
Türkiye, son yılların en kritik siyasi davalarından birini izliyor.
Ancak "izliyor" derken durup bir düşünmek gerek.
Gerçekten izliyor muyuz, yoksa bize izlettirilmek istenen bir kurgunun figüranları mı oluyoruz?
İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu üzerinden yürütülen hukuk süreci, artık sadece bir belediye başkanının meselesi olmaktan çıkmış; bir demokrasi ve sağduyu sınavına dönüşmüştür.
Hatırlayın; iddianameler daha mürekkebi kurumadan yandaş ekranlarda nasıl servis ediliyordu?
"Örgüt," "Asrın Yolsuzluğu" başlıkları altında saatlerce süren yayınlarda, hukukçudan ziyade siyasi infaz memurlarını andıran yorumcular, mahkeme salonuna daha ilk adım atılmadan hükmü vermişlerdi.
O günlerde ekranlarda yer bulamayan tek şey "masumiyet karinesi" ve "savunma hakkıydı."
Ancak ne zaman ki davanın dikişleri patlamaya, itirafçılar tek tek çark etmeye, savunma makamı o heybetli suçlamaların altının boş olduğunu bir bir kanıtlamaya başladı;
İşte o an o gürültülü ekranlara derin bir sessizlik çöktü.
İddianamede aslan kesilenler, duruşma salonundaki gerçekler karşısında tavşan olup kaçtılar.
Havuz medyasının iftiralarında ne kadar ileri gidebileceğine, Cem Küçük’ün kendi ağzından dökülen "Tamam, insan arada yalan söyleyebilir" itirafıyla bir kez daha hepimiz şahit olduk.
Belgesiz, dayanaksız ve tamamen itibar suikastı odaklı bu tür çıkışlar, aslında davanın hukuki zayıflığını kapatma gayretidir.
Ortaya atılan iddiaların bir bir çürümesi ve yalan olduğunun belgelenmesi, sadece bir TV yorumcusunun değil, o yorumcuya o alanı açan zihniyetin de iflasıdır.
Bir siyasetçiyi mahkeme salonunda yenemeyeceğini anlayanlar, çareyi medya tetikçileri aracılığıyla haysiyet cellatlığı yapmakta buluyorlar.
Ancak unutulmamalıdır ki; iftira, sahibinin boynuna dolanan bir kementtir.
Halkın vergisiyle ayakta duran TRT’nin de bu konuda diğer havuz medyasından farksız yayın yapması, konuyla alakasız stok görüntüleri İmamoğlu ile ilişkilendirme çabası, gelinen noktanın acınası halidir.
İktidarın bu tarihi davanın TRT ekranlarından canlı verilmesine karşı çıkması aslında bir itiraftır.
Eğer elinizdeki deliller sağlamsa, eğer bu dava hukukun evrensel ilkeleriyle yürütülüyorsa, neden halkın izlemesinden korkuyorsunuz?
Karanlıkta kurgulanan adalet, ışığı gördüğü an erimeye mahkûmdur.
Savunmanın sesinden, İmamoğlu’nun halkın gözünün içine bakarak gerçeği anlatmasından duyulan bu korku; davanın hukuki değil, tamamen siyasi bir mühendislik projesi olduğunun en net tescilidir.
Peki, bu bilgi kirliliği içinde vatandaş ne yapmalı?
Bu toz duman içinde gerçeği görmek için şu üç hususu dikkate almak yeterli:
Adalet mi aranıyor, yoksa siyasi bir rakip mi elenmek isteniyor?
Televizyonlar neden sadece suçlamaları bağırıyor da savunmaları ve beraatleri sessizce geçiştiriyor?
Tek taraflı bilgi, haber değil propagandadır.
Mesele sadece CHP'li belediyeler değil; senin sandıkta verdiğin kararın mahkeme salonunda iptal edilip edilemeyeceği meselesidir.
Adaleti, kendi seçme hakkını korumak için savunmalısın.
Her ne pahasına olursa olsun adaletten yana olan herkese esenlikler dilerim...